From Fargo ND to Minneapolis, MN, to Milwaukee, WI

It is hard to believe that we’ve been on the road for 25 days since we left home.

Leaving Fargo hotel we drove to Minneapolis.  This is the second time we stayed at the “My Place” hotel chain.  They are clean and cheap”er”.  With all the luggage we had, it was good to stay on the first floor.

We are headed to the eastern shores to see the fall colors, but we could see the trees already started to change colors in these parts of the country.  We are hoping we are not too late.  We talked to Erin in Chicago but she assured us the trees were still green in the east.

Minnesota enjoys three very different watersheds and it is easy to distinguish them as we passed each.  The east North Dakota landscape changed gradually as we drove through these watersheds which are the regions where the surface waters all flow into a common river to end up in the same place.

TWO DAYS IN MINNEAPOLIS

When we entered Minneapolis two things immediately became very noticeable.  The entire city was dug up.  Construction, road closures, closed lanes, even reverse flowing traffic etc. everywhere.  This, I believe, is being the defense of the politicians against the Black Lives Matter protests in Chicago, Portland etc. also.  By closing bridges, roads and access points the powerful herd the protesters to certain points where the cops can attack them easily.

The protests since May when George Floyd was killed by killer cops, I believe, has started a construction boom in Minneapolis.

The other thing that is noticeable is how fast, careless and reckless people drive here!

We made reservations at the Radisson Red in the city center.  They had parking but, still charged $30.00 a night for closed parking.  We couldn’t park on the street because the streets were either closed, had been reduced to a single lane or similar.

We decided to stay two nights to see the city.

After checking in we visited a park inside the city to see the art sculptures.  There were only few people in the park and under a cloudy sky made it all too eerie.

After this park we decided to see another park which was designed to give the impression of being outside the city life.  They had waterfalls, creeks, paths surrounded by trees and flowers where it was easy to forget that you were still in a city.

We decided to visit the city center the next day.

The park they had put together for the soldiers who had died in wars was sad.  Sentences chosen from letters between the families and the soldiers actually told the story how vicious wars were.  Military and wars changed otherwise good people into killing machines yet, they still had the human side left in them, no matter how many innocent people they may have killed.

 We were impressed with the trees and lawns around the city buildings.

We ate fish and drank beer at a seafood restaurant right in the park.  They were very conscious of social distancing and being outside made us feel safer.  The “sour beer” I had was really sour but tasted like fruit juice, still a good choice.  We are not used to quiet, still, windless nights that are neither hot nor cold, just the perfect temperature to have outside dinner culture in San Francisco.  We enjoyed the dinner as long as we could, until it got dark.

Fargo'dan Minneapolis'e, oradan da Milwaukee'ye

Eylül 23 – 25.  Yoldaki 25. günümüz.

Fargo’dan çıkınca başta görünenler North Dakota eyaletine girdiğimizden beri gmrdüklarimizdi.  Göz alabildiğine tarlalar ya da kırlar.  Ama Minnesota eyaletinde ilerledikçe coğrafyanın da değiştiği gözlemleniyor.  Daha bir sulak, yeşil, göller, ırmaklar, ormanlar boz kır görünümünü değiştirdi.

Atlas Okyanus’una sonbahar yapraklarını görmeye gidiyoruz ama burada, belki daha yüksek alanlar olduğundan, yapraklar sararmış ve kızarmış.  Umudumuz doğu sahillerine gittiğimizde çok geç kalmamış olmak.

Eyaletler arasındaki bu coğrafi değişim Minnesota Eyaletindeki doğal su bölgesinin gösterdiği değişikliklerden dolayı olsa gerekir.

Minesota eyaletinde 3 su akım bölgesi (Watershed) bulunuyor.  Bu ‘watershed’ denilen bölgeler yer üzerindeki suların sonunda birleşerek ortak bir yere dökülme gösterdiği yerlere deniyor.  Minesota eyaletinin coğrafyası da 3 su bölgesine ayrılıyor.  Bu bölgelerin en büyüğünde sular Mississippi nehrin eulaşıp oradan Meksika Körfezi’ne akıyor.  Kuzeydoğu Minsota’da ise Stç Loıs nehrine gelen sular Superıor Gölü’ne akıyor.  Buradan da Great Lakes göllerine akıp daha sonra Atlas Okyanusu’na çıkıyor.

Üçüncü yeryüzü su akım bölgesi ise kuzeybatıda Kızıl Nehir olan Red River yoluyla kuzeye sonra da Rainy Nehriyle Kanada’daki Winnipeg gölüne akıp oradan da Hudson Körfezi’ne çıkıyor.  Her bir bölge tamamen değişik fiziksel karakteristikler gösteriyor ve bunlar o kadar bariz ki.  Bozkır, ya da düz bölgelerden dağlık ve yeşillik bölgelere geçiş kendini hemen belli ediyor.

Minneapolis

Son yılda polisin siyahlara saldırısı sonrası gündeme gelen Minneapolis’e girişimizde dikkat ettiğimiz iki şey oldu.  Trafik, sokakların kapatılması, yol yapımı, köprü yapımı vs. inşaatlar yüzünden berbat durumda.  Oteli bile bulmak için birkaç kez bloklar etrafında dönmek zorunda kaldık.  İkinci dikkat çeken şey de sürücülerin ne kadar hızlı, tehlikeli ve umursamaz oluşu.

Portland’da, Chicago’da ve Seattle’da belediye başkanları göstericileri sıkıştırmak, dağıtmamak ve polisin acımasız saldırılarına kolayca maruz bırakabilmek için de köprüleri kaldırıyor, yolları kesiyor, inşaat bahanesiyle yollar kapatılıyor.

Tahminimiz de Mayıs’ta başlayan ve bir yangın gibi şehri kapsayan polis cinayetlerine son verilmesini talep eden gösterileri kontrol için belediye başkanının bu kadar ‘inşaat’a başvurması olabilir. Neredeyse bütün yollar kapalı, tek şeride inmiş, delik deşik, hatta yön değiştirmiş.

Yolda yaptığımız rezervasyon sonucu şehir merkezindeki Radisson oteline indik.  Otelde neredeyse bizden başka kimse yok.  Otelin araba parkı var gösteriyor ama arabayı bırakmak için geceliği 30 dolar istiyorlar.  Sokağa da bırakamayacağımız için (zaten sokağın yarısı kapalı, öteki tarafı delik deşik, olan kısmında da arabalar yarış hızında vızlayıp geçiyorlar.

Ne lobide ne de katta tek bir insana ya da emaresine rastlamadık.  Esasen biraz korkutucu.  Otoparkta bile bizden başka iki ya da en fazla üç araba park etmişti.

Zaten geç geldiğimiz için şehri görmek için bir gün daha burada kalmaya karar verdik.

Önce şehir içindeki sanat eserleri ve heykeller olan parka gittik.  Havuz içinde kaşıktaki kiraz ve öteki modern heykelleri görerek tüm parkı dolaştık.  Bizden başka birkaç kişi dışında pek kimse yoktu.  Çok bulutlu havada bomboş parkta dolaşmak korkutucu bir duygu veriyor.

Daha sonra şehrin bambaşka bir yerinde daha büyük bir parka gitmeye karar verdik.  Daha yaklaşırken canlı müzik sesi geliyordu.  Gitarla çalıp söyleyen adamın karşısında oturamadık, hem sosyal mesafe hem de orada oturan yaşlı çift çok eğleniyor ve mutlulardı.

Bu parkın en güzel tarafı içine girer girmez sanki şehirden binlerce mil ötede dağlarda, ormanlarda gibi şehrin trafik, gürültü ve har güründen ayrıştırmış olmaları.

Şelaleler, göller, dereler ve etrafında son derece güzel sonbahar renkleri olan ağaçlarla şahane bir kaçış alanı bu müthiş park.

 

Bu park şelalesini şehre gelen o zamanki başkan Lyndon Johnson görmek istemiş.  Yardımcısı Hubert Humprey ile beraber parka gelecekleri günlerde ise şehir müthiş bir kuraklıktan geçiyormuş.  Ama sorun belli olmasın diye şehir yetkilileri şehrin bütün yangın musluklarını açıp suları bu şelaleyi besleyen dereye aktararak günü kurtarmışlar.

Yemeği sosyal mesafeye çok özen gösteren parktaki deniz ürünleri lokantasında yedik.  Ben özel ‘ekşi bira’ dedikleri ekşi meyve suyu gazozu tadındaki biradan içtim ve karton kutularda gelen yemeği soğuk ya da sıcak olmayan, rüzgarsız, mükemmel bir gecede dışarıda yedik. Yemek için İngiliz usulu balık, kalamar, salata aldık.

Ertesi gün de şehri gezmeye karar verdik.  Çok uzun bir yürümeyle şehir merkezini, Katolik kilise St. Paul idn ve dini teknolojik okulun sokağını gezdik.

Şehir merkezinde şehir idaresi binasının önünde ölen askerleri için yapılan park dikkat çekiciydi.  Taşlara askerlerden gelen ya da askerlerin ailelerinin yazdığı mektuplardan alınan cümleler yazılmış.  İkinci dünya savaşı ya da Irak savaşı da olsa, normal insanların asker olması ya da ailelerinin insani cümleleri savaşın ne kadar vahşi olduğunu ve aksi halde tertemiz olan insanları nasıl vahşileştirdiğini anlatıyor.

‘Oğlum, biraz para buldum ve bunu sana göndereceğim.  Öyle bir banka cüzdanı falan değil, sadece birkaç bozuk para’ 1944 Benton.

 

 ‘Oğlum, etrafına, yoldaşlarına bir bak.  İçlerinde Hıristiyan, Yahudi, Budist, Müslüman hepsi bir inanç altında beraberce çalışıyorlar.  Özgürlük her türlü farklılığın üstünden gelir’ Baban. 2005 Redwood.

İnsan buna hayran kalıyor.  Acaba ne zaman bizde de babalar askere, savaşa giden oğullarına düşman denilenlerle aynı olduğunu söyleyebilecek?  Şehit, vatan millet, Sakarya, savaş, öldürme, zafer, vurup kırmak, düşman, muzaffer olmak, değil de… etrafındakilerle oğlunun aynı olduğunu kabul etmesini isteyecek?  İşte o zaman medeniyete adım atacağız bence.

 

Minneapolis was rocked by massive general strikes in 1934/ Minneapolis şehri 1934'lerde tüm şehri kapsayan genel grevlere sahne olmuş

In 1934 the teamsters started a general strike in Minneapolis against the truck companies.  The police, in what is known as the Bloody Friday, opened fire at unarmed workers killing two and injuring 67.  An investigation of the incident reported that the police was unprovoked but ambushed the workers and shot to kill and maim.

1934 yılında sendikalar Minneapolis kentinde kamyon şirketlerine karşı bir genel grev ilan ediyorlar.  Ancak şirketlerle anlaşan polis hiçbir provokasyon olmadan ve silahsız işçilere ateş açıyor ve iki işçiyi öldürüp, 67 işçiyi yaralıyor.  Tanıklar vurulan işçileri anlatırken bir işçinen karnından dışarı fırlamış barsaklarını toparlayıp koşarken onlara akıldığını anlatıyor.  Bu olay Kanlı Cuma olarak Amerikan işçi tarihine geçen bir genel grev eylemi.